27 Ekim 2010 Çarşamba

Elbette bazen söyleyip bazen susacağım...

28 Eylül 2010 Salı

Sanatsal Aktivite



İstanbul Modern'de 15 Temmuz 24 Ekim tarihleri arasında ''sanatın ve modanın önde gelen temsilcisi'' olarak anılan bir ağabeyimizin, Hüseyin Çağlayan'ın (Hussein Chalayan) sergisi ziyaret etmeniz gereken mekanlar arasında öne çıkıyor. Ajandanıza not edin.
Hüseyin Çağlayan'ın bu sergide, sergileme tekniği 'hikayecidir'. Aslında bu tekniği sergiye
uygulayan kişi Hüseyin Çağlayan'ın İstanbul Modern'deki sergisinin küratörü Donna Loveday'dir (Kendisi aynı zamanda Londra Tasarım Müzesi Küratörü'dür)
Bu teknik nedir?
Tasarımları taşıyan mankenler birtakım işlerle uğraşırlar, tasarıma müdahale ederler ve yaptıkları eyleme odaklanmanızı sağlayarak izleyicinin tasarım hakkında düşünmesini değil, tasarımı anlamasını sağlarlar. Buna hikayeci sergileme tekniği denir.Ve bir bakıma sergiyi 'popülerleştirir.'
(herkesin popisi kendine)
Sergide Hüseyin Çağlayan'ın sesinden açıklamalar dinleyeceğiniz kulaklıklar sizlere yardımcı olacak. (Gerçi hiçbir sanatçı eserini açıklayamaz; açıklamaya çalışsa bile kaale almamak gerekir.)
İyi seyirler gençlik...

27 Eylül 2010 Pazartesi

Deus sive Natura


Tanrı, kavramını, kendisini teşkil edecek başka bir şeyin kavramına borçlu olmayandır. Tanrı kendisini var olmaktan alıkoyamaz, çünkü Tanrı'nın özü var olmasını içerir. Kavramını , başka ''şeylerin'' kavramına borçlu olan diğer ''şeyler'' moduslardır ve Tanrı dışında her şeydirler. Var olan her şey Tanrı'dadır. Bu halde her şey 'Tanrıdır'. Her şey olan aynı zamanda hiç bir şeydir. Yani Tanrı ne yaratır, ne müdahale eder, ne yardım eder, ne de cezalandırır.
Şimdi bir karton kutu düşünün. Bunu küçük parçalar halinde çizin. Bu parçalar kutunun olduğu şey değildir. Bu parçalar kutu özelliğine sahip değildirler. Ama Kutu, parçalarının olduğu her şeydir. Tanrı açısından da durum budur. Tanrı modusların olduğu her şeydir; ama modusları onun olduğu şey değildir. Tanrı tüm şeyleri, ''modusları'' yaratmaz. Ve aslında Tanrı hiç bir şeyi yaratmaz çünkü her şey onun özünden zorunlu olarak çıkar, türer veya ürer. Bu duruma, her türlü şeylerin tamamlanmış dizisi sonucunda biz Tanrı için doğa/evren diyebiliriz. Biz de bu doğanın işleyişinde parçayız. Bu da gösteriyor ki 'tüm şeyler' bir sistem oluşturur. [Bu sistem dediğimizi Kant'çı anlamda düşünmeyin, yani yazdıklarım bize tüm şeyleri düzenli bir sistem olarak düşünmemiz gerektiğini söylemez, o sistemin zaten kendiliğinden var olduğunu söyler.]

Yazı hakkında: Bunlar, Amsterdam doğumlu büyük filozof Benedictus de Spinoza'nın (Baruch Spinoza [1632- 1677 ruhu şad olsun]), 'ethica' adlı eserinde Tanrı ile ilgili görüşlerinin çok kısa bir bölümüdür. Direk 'ethica'dan' alıntı yapmadım, kendimce bu görüşleri derleyip, toparlamaya ve kısaca aktarmaya çalıştım. Bu filozofun düşünce tarihindeki öneminden dolayı yazılarımda, ilerleyen zamanlarda, Spinoza'ya tekrar değineceğim. Ayrıca Tanrı kelimesini büyük harfle yazma nedenim, onu özel isim olarak gördüğüm/hissettiğim içindir.

In The Long Run We Are All Dead


Kumarhanelerle ilgili bilinen bir gerçek vardır ki, kumarhaneye karşı oynanan her oyunun kazanma 'beklentisi' müşteri için eksidir. Yani kumarhane uzun vadede hep kârlı çıkacaktır. Örnek olarak Rulet'i ele alırsak, sıfırdan otuz altıya kadar sayıların yer aldığı, içinde top döndürülen bir yuvarlak teker vardır. Masada yine aynı sayıda bölmeler ve yeşil renkli olan sıfır sayısı hariç on sekiz tane siyah, on sekiz tane de kırmızı sayı bulunur (ABD için bir de 00 sayısı vardır ki bu da müşteri için daha negatif bir beklenti yaratır).
Oyunda farklı farklı iddialar vardır. Örneğin kırmızıya, siyaha oynayabilirsiniz, 2 sayıya, 3 sayıya, 12 sayıya, 18 sayıya paranızı koyabilirsiniz. Ve bunlarının her birinin size kazandıracağı oran değişiktir. Örneğin 1 sayıya koyarsanız ve o sayı gelirse koyduğunuz paranın 36 katını alırsınız. Tek ya da çift sayılara oynarsanız ve tekerden oynadığınız tutarsa yatırdığınız paranın 2 katını alırsınız. Birden fazla yere paranızı koyabilirsiniz. Örneğin hem kırmızıya koydunuz hem de belli bir sayıya oynadınız. Kazanma beklentisi ne yaparsanız yapın, birkaç yere para yatırsanız da değişmez -1/37 dir. Şanslı veya şanssız olmadığınız bir zamanda oynadığınız 37 liralık ruletten 1 lira kaybetmiş olarak kalkmaya mahkumsunuz. Hadi geçmiş olsun... Pardon, bol şans :)


Not: Beklenti hesabı nasıl yapılır diye merak edenlere:
Diyelim ki kırmızıya 1 lira koyduk. 18/37 olasılıkla kırmızı gelir. 19/37 olasılıkla kırmızı gelmez ve 1 lira kaybederiz. Beklenti: (18/37)x1 + (19/37)x(-1)= -1/37
İki sayıya birden oynadık diyelim: Paramızı hem 17 hem 18in arasına koyduk ve bu iki sayıdan biri gelirse paramızın 18 katını alacağız. 2/37 olasıkla bizim sayılar gelir ve 17 lira kazanırız. 35/37 olasıkla bizim sayılar gelmez ve 1 lira kaybederiz.
Bu durumda hesap: (2/37)x17 + (35/37)x(-1) = -1/37
Ne yaparsak yapalım değişmez bu beklenti.

26 Eylül 2010 Pazar

Män Som Hatar Kvinnor


Genelde kitabını okumuş olduğum filmlere gitmem. Hayalimde canlandırdığım halde kalmasını dilerim. Film uyarlaması o senarist ve yönetmenin hayal gücüyle sınırlanmıştır.
Gittiğim filmler hakkında konuşmayı da pek sevmem çünkü daha sonra gideceklere film hakkında ipucu vermekten çekinirim. Şimdi bu çekinceme uyarak dikkatli bir film değerlendirmesi yapmaya çalışacağım.
Hafta sonu 'Ejderha Dövmeli Kız' filmine gittim. Filmin orijinal adı Män som hatar kvinnor yani ''erkeklerden nefret eden kadinlar'' . Kitabı Türkçe çevirisiyle okduğumda ' yahu bu kitabın ejderha dövmesiyle ne ilgisi var ' demiştim. Orijinal isminin daha uygun olduğunu düşünüyorum.
Film orijinal dilinde yani İsveççe çekilmiş. Hoşuma giden taraflardan biri buydu. Film oyunculuk namına çok fazla göze çarpmıyor. Zaten oyunculardan tanıdık isim de yok. düz bir oyunculuk sergilenmiş ve aslında bu yönetmenin kendi tercihi olabilir. Özel efektler kullanılmamış. Her şey normal hayatın içinden gibi. Bu durum inandırıcılığı ve gerçekliği arttırmış.
Kitaba oldukça sadık kalınmış. Bazı kesilen bölümler var elbette ama filmin gidişatına pek etki etmiyor. Kitabın sonuyla filmin sonu bir değil. Daha doğrusu kitapta bir olay daha oluyor ama bu filme yansımamış.
Filmde 'sarsıcı' olan malum sahne sert çekilmiş ve çiftleri bir süre cinsellikten soğutabilir :) Bu sürenin kısa olmasını diliyorum sizin adınıza.
Ben filmden hoşnut kaldım. Puanım 7/10

13 Eylül 2010 Pazartesi

Oh my!

Bir kadın var karşımda. Mekan metro durağı olsun mesela. Saçları koyu kahve ve yarım toplanmış; fönlü. Yüzünde, yağmurlu bir eylül sabahına yakışır sadelikte makyaj var. boynunda bir şal ve kolunda şık bir çanta, siyah sade elbisesini tamamlıyor. Etek boyu kısa, uzun bacakları var sütun gibi. Çok hoş bir görüntü. Ayak bileklerine doğru iniyor gözlerim ama...?! ayak bilekleri? görünmüyor. Tüm güzellikler bir anda yerle bir. Ayakkabı tercihi ile yıkılıyor tüm dünya. O kadın ilk başta gördüğüm kadın değil artık. Ayağında UGG var! Aman Allahım! Tam bir fiyasko. Sıfır sexapel. Mağara adamı gibi. Giymeyin şunu... Kadın ayakkabısı topuklu ayakkabıdır. Bok etti tüm estetiği!

12 Eylül 2010 Pazar

üff yine mi?!
















Etrafta çok fazla siyaset konuşuluyor ve iyi ki de konuşuluyor. Halkın bilinçlenmesi önemlidir. Apolitize olan halk yazgısını doğru çizemez. Tıpkı bir örneğini 12 Eylül 2010'da yaşadığımız gibi. İnsanlar, bilmeleri gerekenleri alıyorlar zaten medyadan. Arkadaşlar arasında da konuşuluyordur. Biliyorum bu kadar siyaset çok sıkıcı geliyor. Ama iki konu var ki bahsetmezsem olmaz.
Anayasamızda yazılı olan Hukukun üstünlüğü ve Yargı Bağımsızlığı ilkelerinin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engellerden biri de Türkiyede Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'na (HSYK) Adalet Bakanı ve Müsteşarı'nın üye olması ve Kurul'a başkanık etmesidir. Bilindiği üzere Adalet Bakanı ve Müşteşarı, 3 kuvvetten biri olan Yürütmenin ''adamlarıdır''. Yani siyasi kimlikleri vardır. Bu durumda siyaset yargıya müdahale etmektedir. Öncelikle bu durum değiştirilmelidir. Bu birinci husustu. (Tabi burada daha da sıkıcı olmaması için Montesquieu, Locke veya Rousseau gibi düşünürlerden bahsetmeyeceğim)
İkinci husus: Bilindiği üzere Anayasaların yapılması ve değiştirilmesi için uzun zaman gerektiren toplumsal süreçlere gereksinim vardır. Oysa bu halk oylaması sürecinde hakımız kaygı verici ölçüde kutuplaşmaya sürüklenmiş, bir toplum sözleşmesi olan Anayasa değişikliği için olmazsa olmaz asgari uzlaşma ortamı sağlanamamıştır. Darbe ile yapılan anayasadan kurtulma niyetiyle hazırlanan değişiklik paketi adeta siyasi iktidarın dayatması ile toplum önüne sunulmuş ve sunum tarzı olarak, dayatılan 82 anayasından farkı kalmamıştır. Halk oylaması gösterdi ki seçmenlerin en az %42si bu değişikliğe karşıdır.
Yargı reformuna elbette ihtiyaç vardır. Sistem düzeltilmelidir. Ancak Yüksek Yargıçların atanma şekli veya yürütmenin kontrolünde olan HSYK veya Anayasa Mahkemesi ile olmaz bu iş. Akp hatalıdır ve milleti nasıl kandıracağını da çok iyi bilmektedir. 'Değişikliğe açığım ve demokrasi istiyorum' diyen normal vatandaşa kızmıyorum ama bazı avukatlar var ki, nasıl 'yetmez ama evet' diyebiliyorlar şaşırıyorum.
Değişikliğe kapalı değilim ama yeni değişikliklerle güvence altına alınan haklar halkımıza anlatılırken, yüksek yargının yürütme tarafından kontrol edileceği anlatılmıyor ve takıyye yapılıyor. Ayrıca bu tarz teknik konuların halk oylamasında sorulması çok da sağlıklı sonuçlar vermez. Zaten siyasi olarak kutuplaşan şu ortamda halk oylaması 'particilik' düzeyine düşmüştür.